6 Mayıs 2010 Perşembe

bir şantiye kasabası hikayesi.



Odamın içerisine nereden girdiğini bilmediğim [ muhtemelen sıcacık havayı bağrımıza bastığımız şu günlerin keyfini evin içine de konuk edelim diye açtığımız pencerelerin birinden] kocaman bir sinek, (nam-ı diğer at sineği) orta malı sandığı odamda yüksek tavanın bir o köşesine bir bu köşesine pervasızca voltalar atarken, çıkardığı o iç gıcıklayıcı sesin tüylerimi nasıl da "Hazır ol!" vaziyetinde alarma geçirdiğine dehşetle tanık oluyorum. O vızıldayıp durdukça ben ölüm fermanının son cümlelerini düşüyorum kağıda. Sonra imza ve akabinde "Gümmm!" duvara yapışmış ezik bir at sineğininin hazin ve iç burkan görüntüsü.

"Haketti ama!" diye gururla ortada salınma vakti benimdir deyip üzerine de bir şişe şampanya patlatmak gerçekten işten değil hani!

Yazmayı planladığım yazıma ket vuran bu lanet sinek ve familyasıyla hesabımızı sonra görüşelim deyip asıl konuma dönüyorum.

Uzun zamandır, içinde yaşadığım toplumu ve şehri sorgulayıp duruyorum. İnsanlarını, hayata bakış açılarını, inançlarını, beklentilerini, amaçlarını, vd. pek çok şeyi.

Sanayinin göbek bağıyla birbirine sıkı sıkıya bağlanmış olan bu şehir, güzel ülkemin yoksul kesimlerinden binlerce işsiz-aşsız insanı koynunda barındıran ve besleyen bir ana kucağı gibi. Onlarca etnik kökene, binlerce farklı insan tipine rastlamak mümkün sokakta. Ve nedense bunca insan kalabalığında bir zaman sonra kendini sığıntı gibi hissetmeye başlamanın ve o aşina olmadığın yabancılık duygusunun tarifsiz ağırlığına dayanmanın zorluğu gerçekten yadsınamayacak kadar büyük.

Bizim baba.evimiz bu şehrin bilinen mahallerinde bulunuyor. Bundan yana bir nebze olsun rahat nefes alabiliyorum. Fakat iç kesimlere doğru sokuldukça olayın içler acısı haline korkuyla karışık bir acıma duygusuyla tanık oluyorum. Çarpık kentleşmenin " Almış başını gitmiş!" hali can sıkıcı. Sokakların, gece.konduların, insan tiplerinin [ çocukların, gençlerin, kadınların, erkeklerin] çehresi öyle yabancı ve gariban kii...

Bu tabloyu görünce aklıma, 1 Mayıs'ta duvara yazılan bir slogan -tüm çıplaklığıyla- şimşek hızıyla çakıyor:
"AZINLIK SEFAHAT, ÇOĞUNLUK SEFALET İÇİNDE!"

Evet bu gerçeği yadsıyamayan benliğim, gözlerimle tanık olduğum bu sefaleti [içim bıçakla kesilircesine] kabul etmek için boynunu biçare büküyor..yüzü, aslında kendinde suç olmadığı halde olanca utancıyla kırmızıya çalmış halde..

Bu gariban tabloda ben en çok da çocuklara üzülüyorum. Köyden kente göçen ebeveynlerinin peşi.sıra bilinçsizce, farkında olmadan, dünyayı bambaşka gözlerle görmenin en güzel çağında tıpır.tıpır geliyorlar ve onlar benim gözümde bu farkına varamadıkları dünyada algı mekanizmaları henüz işleme geçmemişken oyuncak gibi küçük ve taşınabilir cansız nesnelere benziyorlar.

Sorgulama yok!
Yargılama yok!
Sadece çocuksu masumiyetle karışık kabulleniş var!
Heyecan var!
Uçsuz bucaksız engin bir hayal deryası var!

Farklı bir güzargahtan gittiğini bildiğim otobüse belki de sırf bu içler acısı tabloya daha yakından bakma acımasızlığıyla bindim. Akşam alacası yavaş yavaş kaparken bu çirkinliklerin üzerini kara bir çarşaf gibi, ben bu kadarını görebildim. Gündüz gözüyle göreceklerim belki beni daha çok kahredecekti. [ Kahretsin, gerçekten çok hassas bir yüreğim var!]
Gözüme ilişen bu sahneler de yetti zaten. Zira, fazlası aşırı yüklemeden sebep sancılı bir hesaplaşmayı beraberinde getirecekti. (Şimdi de farklı bir durum yok ya, neyse.)

Biliyorum ki herkes güzel, iyi, mutluluk dolu bir hayatı hakediyor ve öyle ya da böyle bunun için savaş veriyor. İçşnde bulundukları durumdan onlar da memnun değiller elbet, bunu hissediyorum.

"Ama Kader işte.."

Bu yalnızca, Yoksulluğun ekşi ve acı bir tad bıraktığı dillerden dökülen sığınmacı bir söz dizisi olarak kalıyor geriye.

Benim Şantiye Şehrim [kasabam] işte böyle!
[Bu tip manzaralara, güzel ülkemin sanayisi gelişmiş ve taşı-toprağı-altın diye tabir edilen pek çok büyük şehrinde rastlamak mümkün.]
No eğitim!
No Kültür/Sanat [hala bir sinema salonu yok koca yerde!]
No Aydın İnsan!
No Özgür Düşünce!
No Hayat!

pekii;
Ben nasıl mı düştüm buraya?
Benim ebeveynlerim de köyden-kente göçebe gelen tanıdıklardan.

Sorgulanacak binlerce şeyin üzerini istemsizce kapayarak otobüs yolculuğumda, herzaman yaptığım gibi, dükkan tabelalarını okurken beni gülümseten üç değişik dükkan ismiyle bu konuyu noktalayayım istiyorum.

-Kukuşoğlu Büfe
-Gotoğlu Market [noktasız,virgülsüz!]
-Gıdım Gıdım market

Sanırım yeterince traji-komik öyle değil mi?

Gebze'den bir görüntü.
photos from me!

5 yorum:

Meral Erdoğan dedi ki...

yeşom, bence köprünün tam orta yerinde ber yerdeyiz ya gececegiz ya da her sey eskisi gibi devam edecek :) ama ben umutluyum...

fotograflari cok sevdim. bi de o bohcalarin durdugu yer neresi?

opuyorum seni beyaz yanaklarindan...

Pelin P.A. dedi ki...

Dükkan isimlerine bayıldım. Bu isimlerin aslında dükkan sahiplerinin soyadlarından geldiği de düşünülürse çok trajikomik bir durum ortaya çıkyor. Şahane bir yazı olmuş.

yeşocan* dedi ki...

meralcim: ortada bir yerde ama refah dolu günlerde buluşmak istiyorum..umutluyum ama gelecek gerçekten gelecek mi? :(

bohçalı foto haydarpaşa garından..
portable arts adı altında oraya buraya dağıtılmış birbirinden güzel eserden sadece bir tanesi ;)

Pelincim: teşekkür ediyorum çok :)

Meral Erdoğan dedi ki...

yesom, istemesek de gelecek :) umutlu olalim :)

supermis. simdi etkinlik takviminden kontrol ettim 25 mayisa kadarmis suresi... haydarpasa'yi not aldim :)

yeşocan* dedi ki...

:)o zaman hiç vakit kaybetmeden gitmeli Haydarpaşa'ya ;)

öperim gülyüzünden gülyüzlü Meralcim..