14 Şubat 2011 Pazartesi

bazen ben.


O kadar çok söz veriyorum ki herkese tutmak için de resmen yırtınırken buluyorum kendimi. Halbuki verme o sözü başta -belki, bakalım, olabilir ama kesin değil,vs.- gibi uçu açık minik cümleler kur ki sonrasında sözünü tutamadığında kendini kötü hissetme. Neyin ne şekilde ne zaman karşına çıkacağını bilmiyorsun sonuçta. Kesinkes konuşup sonunda mahçup olma diğmi ama?

Ben bunu çok yapıyorum ve her zaman olmasa da arada bir verdiğim sözleri tutamıyorum. İşte o vakitler kendimi dünyanın en hayırsız ve en tutarsız insanı ilan ederek kafama bir alt çamaşır geçirip dolaşma cezasını veresim geliyor. Hakediyorum dayağı da terliği de süpürge sapını da.

Bak mesela en basitinden bloğuma pazar günü için bir izmir postu hazırlayıp yayınlayacağım demiştim. Düne bakıyorum var mı post most?
Yok kardeşim neden çünkü dün bilgisayarım bir anda kitlenip kaldığından uzun zamandır erteleyip durduğum format işi için bilgisayar hastanesine yatırıldı eve geldiğinde ise epey geç olmuştu ve ben üşendim yeni bir post yazmaya. Bugün olabilir dedim ama bugün de dişimle ilgili bir pürüz çıktı. Aslında yine uzun vakittir ertelediğim bir dolgu durumum vardı tabii şu an o minik dolgu olayı ihmalkarlığımdan sebep kanal-dolgu-kaplama boyutuna vararak bir günlük iş 10 güne uzadı ya neyse! :/

Doktora gittim okul çıkışı ve yaklaşık 1 saat dişçi koltuğunda ağzımı hiç olmadığı kadar açarak o birbirinden acayip kargacık burgacık aletlerle cebelleştim durdum..Bir türlü uyuşmayan dişime 4 uyuşturucu iğne vurularak inatçı kişiliğimin vücut organlarıma da nasıl bulaşmış olduğunu bir kez daha gördüm ve bunu düşündükçe koltukta acı çeker hallerde içten içe güldüm durdum.
Şu an hala uyuşukluk devam etmekte bu satırları yazarken..
Bu durumum da yeni bir post için yeterli bir bahane gibi duruyor işte.

Velhasıl, eskisi gibi bloğumla titiz bir şekilde ilgilenmiyorum farkındayım.
Önceden olsa eve gelir gelmez bloğumu açar hemen sıcağı sıcağına olayları yazardım. Şimdilerde bir bezgin bekir'lik durum söz konusu. Zira okul-kpss-hastalık-metropol şehrin koşturmacası [bir dakka yaa gebze ne zaman metropol oldu?!?!-ist.a yakın ya ondan böyle düşünüyorum sanırsam] yapılacaklar listemin her geçen gün biraz daha uzayıp gitmesi ve benim zamanla habire bir koşturmaca içinde olmam bunu tetikleyen ana nedenler olarak sıralanabilir.

Bu satırlardan sonra bana daha bir hoşgörülü yaklaşacağın için minnettarım sana sevgili bilok!
Thanks so much :)

Bunca sakız muhabbetine dönüp uzayan ve ele yüze bulaşan post hazırlığı muhabbetini burada bitireyim en güzeli..Belki günün birinde canım ister de bir Smyrna yazısı yazasım gelir belli olmaz..
Ben şimdilik evela kandilimizi ardından da kalpli baloncuklu kırmızılı allı morlu sevgülüler günümüzü kutlarım cümleten..
14 şubatlar kutlanmasa da üzerinde konuşulacak pek çok konu yarattığı için verimli bir malzeme günü benim nezdimde..sırf bu sebeple severim kendisini keratanın!

Happy Valentine's Day!
^^

12 Şubat 2011 Cumartesi

yorgunum çünkü..


istanbul'da sevgili kuzenim ve eşiyle 5 günlük soluksuz, koşturmacalı, eğlenceli, çalgılı/çengili bir tur yapıp onları uçaklarına bindirip eve dahi uğramadan bir sırt çantasının içine tepiştirdiğim iki-üç parça kıyafetle ( bu satırları okuyan sevgili Onur'a kuc.cak dolusu selamlarımı iletiyorum :) hoop soluğu izmir'de alıp orada da hiç dinlenmeden geze-toza-güle-oynaya bir 10 günlük süreçten geçtim. Hatta o kadar azimliyim ki [bu azimle sıçsam taşı delebilirim iddia ediyorum.] izmir dönüşü yine evi es geçip otobüsten iner inmez sırtımda o iki-üç parça kıyafetin olduğu çantayla istanbul semalarında tekrar bir uçuşa geçme ve 2 gün üstüste farklı dostlarımla buluşma işine el attım..başardım!
Daha bu akşam geldim evceezime ve ben yorgunum.
Tüm bu olaylar ve detayları özel postlara bölüp yayınlamak benim için çok keyifli bir uğraş olsa da teoride bu yorgunlukta pratiğe dökülemeyecek kadar zor inan bana..
Bu sebeple biraz zaman istiyorum senden.
En geç pazar gününe gönderirim sana sıcak sıcak bir izmir postu..
Şimdilik gücüm fotoları yalnızca feys aleminde yayınlamaya yetti idare et :)

Dolu dolu satırlarımla görüşmek dileğiyle efenim,
esen kal.
dipçiknotçuk: istediğim renkte ve modelde gözlüklere sahip olmanın mutluluğu hiç bir haltla boy ölçüşemez hi-hi-hi! ^^

31 Ocak 2011 Pazartesi

ist.dan bildiriyorum :)

Çocuklarıma karnelerini dağıtıp eve hoplaya zıplaya 15 tatil mutluluğuyla dönmüş fakat aynı gece evde 2.90 uzanıp hastalıktan geberir vaziyetlerdeyken annemin hazırladığı envai çeşit bitki karışımıyla kendime azıcık gelip soluğu hemmen ertesinde ist.da onurun yanında almış olabilirim.
Bu da benim içimdeki dehşetengiz sevginin esamesidir ne yani olamaz mı seviyorum bu adamı ne olursa olsun!
Az evvel kuzenimi havalimanından alıp oteline bırakıp sevdicekle bıdı bıdı sohbet edip enerji içeceğimizi yudumlaya yudumlaya sıcak evimize geldik. (pek çok işi bir arada yapabiliriz bebeyim no prob.bizim için.)
Yarın dahil olmak kaydıylen cuma gününe dek yegane görevim-miz sevgili kuzenim aslimu ile eşcaazı memete ist.da güzel bir rehberlik yaptırıp gezip tozmak hemmen ardından da izmir için apar topar hazırlanan bir çantayla yola çıkmak olacak!
Bizi bekleyen çok sevgili Dostum Özgeme kavuşacak olmak bu tatilin en güzel yanı belki de!
Yoğun bir telaşenin içinde olacağız..
Ama güzel olacak!
Bu deşarja ihtiyacım vardı, iyi de olacak..
Hadi bakalım..
öpüyorum görüşmek üzere çoklitli kurabiyem![çoklitli kurabiye kim len? :/ ]
:)

24 Ocak 2011 Pazartesi

moonlight under a spotty umbrella.

Uçlarda yaşıyorum. Mutluysam en tepe noktadayım. Uçuyor, şarkılar söylüyor, bol kahkaha gülüyor, eşe-dosta nükteli konuşuyor, göz bebeklerim pırıl pırıl parlıyor, yüzümde hiç solmayan bir gülücükle dolaşıyorum. Ama eğer mutsuzsam işte o vakit diplerde sürünüyorum. Ayak altında manasızca dolaşıp can sıkan canlılardan, hiç olmadık zamanlarda karşınıza çıkıp sizi sinirlendiren ve elinize aldığınız gibi bir köşeye fırlatıp attığınız ve arkasından da bir ton söylendiğiniz nesnelerden, uzaktan gelmekte olup karşılaşmamak için gereksiz sokaklara, alakasız mağazalara, vb. yerlere-köşelere-kıvrımlara girdiğiniz kişilerden nasıl hazetmiyorsanız işte böyle zamanlarda benden de hazetmezsiniz. Öylesine çekilmez, öylesine depresif, öylesine yanına yöresine yaklaşılmayacak bir kız olup çıkıyorum. Normale tabantabana zıt bir kişilikle görenleri şaşkına çevirdiğim söyleniyor.

Haklılar.
Hislerimi uç noktalarda yaşamanın bana olumsuz manada çok sayıda getirisi var.
Acı çekiyorum. Fuzuli'ye kafa tutabilecek derinlikte acılarım. Yemeden içmeden kesiliyor her gün artan şiddetiyle gözyaşlarına boğuluyorum. Kafamı toprak altına gömüp duymak, görmek, söylemek eylemlerinden kendimi olabildiğince uzak tutmaya çalışıyorum. Acımı içimde katmerleyip bu kez neden acı duyduğumu unutup sırf çektiğim acı yüzünden bir acı çekiyorum. Acı içinde acı!
Bu da farklı bir boyut tabii. Hoş bu mutsuz zamanlarımda kaçıncı boyutttan bilmem kaçıncı boyuta geçtiğimin hesabını da yapsam işin içinden çıkamam heralde. Bana şimdilik çektiğim acıyı anlatmak yeter. Gerisi zahmetli ve fazlasıyla yorucu.

Kaç günlerdir yine bir acının kollarına hapsetmiştim kendimi. Yemelerden içmelerden kesildiğim, manyakçasına kendimi oradan oraya vurduğum, içim sökülürcesine ağladığım, normal yaşantımdaki çektiğim derbederliğe inat bir de rüyalarımda acı çekip durduğum korkunç bir mutsuzluk içindeydim. Dişe dokunur bir sebebim elbet vardı. Onur'la tartışmıştık ve 7 gün hiç konuşmadık. Hem de askerden dönüş zamanıydı. Bu da beni çok etkiledi, onu da bittabi. Dün sükuta erdi gönlüm. Görüştük. Sorunların konuşuldukça paylaşıldıkça nasıl da çözüme kavuşabileceğini bir kez daha gördük. Şimdi huzurlu hissediyorum kendimi. Fırtına sonrası dinginlik mevcut hayatımda.
inişler çıkışlar hep oldu, oluyor, olacak..hep dediğimiz gibi en az zararla çözebilmek olayları. Fuzuli gibi acının dibine batıp çıkmamak gerek.
Benim yaptığımı yapmamak lazım.
Depresif karakter yeşocan.
Normal karşılayın pıliiiss..

Dinginliğimin jübilesini cuma günü dağıtacağım karnelerle yaptıktan sonra 15 günlük bir tatil beni bekliyor olacak!
ilk hafta Sevgili kuzencanım aslimou geliyor Ordu'dan eşiyle birlikte. Teferruatlı bir istanbul gezisi yapıcaz birlikte.
İkinci hafta da beni güzel bir memleket beklesin.
Baş harfi İZMİR! ^^

22 Ocak 2011 Cumartesi

xx.s

saat 21:45.
bugün de akşam oldu.
bugün de bekledim.
bugün de gelmedi.
ben de gitmedim.
içim içimi yemedi mi?
deli gibi.
tırnakladı.
her zamanki gibi kanattı.
ama gitmedim.
dostum geldi.
tuttu elimden götürdü beni.
anlattı.
dinletti kendini.
ağladım yanında salya sümük.
ağla dedi ağla ki açılasın.
açıldım.
sandım.
eve geldim askıda bıraktığım ruhumu üzerime tekrar geçirdim.
dar geldi, sıktı, dikişleri attı.
çıkarmadım.
üzerimde xxs dikişleri atmış ruhumla oturmuş
papatya çayı içiyorum.
baş ağrım var.
gözlerim şiş.
ellerim titriyor.
mutluluk yakınken nasıl da uzağıma düşüvermiş bunu görüyorum.
devam etsin bu şekilde.
nasıl olsa ben kanayan diz kapaklarımın üzerinde durur,
sağlam adımlarımla bulurum yolumu.
şimdi böyle olması gerekiyorsa
olsun.
oluruz.
ayıp ettin..

20 Ocak 2011 Perşembe

minik gözenekler.


avuçlarım terliyor..
oda karanlık ve soğuk..
monitörden yansıyan ışıkta ellerime bakıyorum..
var olan minicik milyonlarca gözenek çarpıyor gözüme..
ve ufakçaplı izler..
benekler..
çizgiler..
ama ben en çok o minik gözeneklere takılıyorum..
gözlerim kitlenmiş üzerlerine..
birinden diğerine gidiyor..
ve an itibariyle hissettiğim şu ki;
o minik gözeneklerin içine girip saklanmak ve beni merak eden birilerinin varlığını hissedinceye dek gözenek.sığınağımdan çıkmamak..
içeriye kıvrılmak ve belki de sonsuz bir uykuya dalmak...
sıcacık..
huzur dolu..
yalnız..
yapayalnız..
geldiğim gibi..
gideceğim gibi..
olması gereken gibi!

18 Ocak 2011 Salı

can acısı!


böyle hastayken ama hastalığıma inat yine de içimde kıpırtılı, huzurlu olduğunu sandığım bir mutluluk varken şu an bir kez daha anladım ki bunları hisseden, bilen yalnızca benmişim!
onca vakit sabır, özen-itina, hassasiyet, hoşgörü, anlayış, sevgi ve gerçekten çok büyük bir sevgiyle bekledim. sona gelmişken bu tavırları haketmiyordum, haketmedim.
neden hayal kırıklığına uğramak için bu kadar bekledim ki?
bilmiyor muydum ben zaten böyle olacağını?
hala neden bu kadar kör gözlerim?
hala neden bu kadar saf?

ben kızarım.
ben belki çok kızarım ama benim kızgınlıklarım geçicidir, anlıktır, söner biter sonra toparlanır zihnim tıpkı kırgınlıklarım gibi. kinci değilimdir, nefret etmem. nefret ettiğimi söylesem de o içinde bulunduğum an'ın bulanıklığındandır, dilimdeki uyuşukluktandır yoksa beni bilenler bunun kalıcı ve kırıcı olmadığını gayet de iyi bilirler. gönlüm de hemencecik alınır. kapris yapmam, uzatmam. ama özenli bir ilgiyle yaklaş yeter ki bana. hunharca davranma ya da basit iki kelimenin ardına sığınıp ben sana geldim sen kaçtın muhabbetlerine döndürme işi. ben özenli bir insanım tüm sevdiklerime ve tüm insanlığa karşı. hiç tanımasam da özen gösteririm karşımdakine, bir insan sonuçta ve hep düşünürüm; kendime yapılmasını istemediğim bir şeyi neden başkasına yapayım?
beni kırıyorsa yapılan davranış karşındakini de kırar.
o zaman özenli ol, titiz ol, güzel ol!
aynı özeni görmek istemek de hakkım olsun bırak da!
suçlama!
yargılama!
hassas bir yüreği taşımaya gerçekten cesaret edemiyorsan da bırak gitsin!
bırak gitsin ki daha fazla acıtma, parçalama, yok etme o güzel yüreği!
a-cıt-ma-!!!!

15 Ocak 2011 Cumartesi

a man versus a woman.

bir adam var.
uzakta.
içi sıcak belki ama dışı soğuk.
buz gibi.
dokunsam taş kesilme korkusu var naif yüreğimde.
korkarak yaklaşıyorum.
dokunuyorum..kıpırtı yok ses yok.
kaskatı.
halbuki içlerden, uzaklardan, derinden bir tıkırtı var.
saat tik-takları gibi ritmik, düzenli.
faydasız.

bir kadın var.
bir adamı seviyor.
çok seviyor.
hatta ölebilir sevgisinden.
o kadar ki adı geçtiğinde dahi gözlerinin içi gülüyor
pırıl pırıl parlıyor..
şakalar yapıyor yanında, eğleniyor, eğlendiriyor.
eğlendirdiğini sanıyor.
aslında bunları hepsi bir top çocukluk.
büyü! diyor adam kadına büyü ve kadınlığını bil!
kadın, çocuk kadın ağlıyor.
boğazına takılan o koca yumruyla göz yaşlarına boğuluyor.
ama adam görmüyor.
çünkü çocuk kadın sadece bir çocuk.
o çocukları görmez, işitmez, silmez akan yaşlarını.
kadın gidiyor.
gözyaşlarıyla çekip gidiyor.
sadece gidiyor.

rummaging through myself.


Uzun zaman sonra bir haftasonumda evdeyim ya da şöyle söylim cumartesimde. Pazar günleri foto.kursuyla çok faaliyetli işlerle meşgale yarattığım için kendime ve tüm günüm bu meşgaleyle tıka basa dolu olduğundan kendime kalan tek cumartesilerimde de el mahkum yapılan planlara riayet ediyorum, kişileri kıramama gibi bir zaafım var ayıptır söylemesi..

Yarını, haftalardır özlemeni duyduğum "ev içinde pijamayla dolaşma günüm" olarak ilan etmekte hiçbir sakınca görmüyorum. Ayaklarımı kanepeye uzatıp, son zamanlarda elimden düşürmediğim telos yayınlarının nemfomani temasını işleyen günübirlik kitaplarını okumak bana ayrı bir keyif verecek. Sonra sıcak bir ortam, temiz bir oda ve okuldan gelir gelmez yaklaşık 4 saat boyunca ciddi bir gayret ve istekle düzene sokulmuş giysi dolabı/kütüphane/evrak dosyaları/ıvır zıvır enstitüsü kaynakları derken kendimi dipdiri ve işini tamam etmiş ev kadınları kıvamında hissetmem kafi sanırım.

-pijama deyince aklıma geldi tüm sevdiklerimi pijamalı halleriyle daha bir seviyorum!
Belirtmeden geçemiciiim :)-
Zil sesi yok, çocukların hiç bitmek tükenmek bilmeyen şikayetleri yok, moral bozucu-sinir harbiyle boğuştuğum olaylar/kişiler yok,sadece ve sadece keyifle dinleneceğim koca bir gün var önümde!
İnan şu satırları yazarken daha vücuduma ılık ılık yayılan gevşemenin ve mutluluğun tarifi yok!
Bir de tabii sabah Onur'la sanal yollarla da olsa 1-2 saat görüşecek olmanın güzelliği var, es geçilmez..

Bir şeycik kalmadı, son 3 gün. Salı günü sabah 7de birliğinden ayrılmış, ist.a doğru yola çıkmış olacak. Akşam saatlerinde de burada. Zor olacak sanmıştım ama zaman yanılttı beni. Nasıl gelip-geçtiğini anlamadım şu 5,5 aylık zamanın. Tamam kabul ediyorum gerçekten dönem dönem çok bunaldım ve ihtiyaç duydum ona ama sesini duyabileceğim ve iyi olduğunu öğrenebileceğim telefon görüşmeleri yapabiliyor olmak da yetti diğer askerlerimizle kıyasladığımızda ve her gün şükrettim..Şimdi o geliyor ben diğer askerimin yolunu gözlüyorum, sevgili kardeşim Uğur'un. O da bir aksilik olmazsa Mayıs'ın 18i gibi gelecek. Kısa dönem olmalarının ve iyi bir yere düşmüş olmalarının avantajıyla gönlümüz rahat.
Neyse bakalım.
Yarın iyice bir gevşeyip dinleneyim, pazar günü için enerji depolayayım.
Galata bizi bekler.
Özgür, gelişi güzel, rahat rahat sabahtan akşama dek süren çekimler yapacak olmanın şekerli tadı bulaşsın yüzüme gözüme!
Çalışmalarımdan ayrıntıları pazar günü paylaşırım.
c u later, allegator! ^_^

11 Ocak 2011 Salı

sweet 2011.


6 Aralık gecesini 7 Aralık gecesine bağlayan vakitte annecim,amcacım ve bendeniz Gebze'den trenle çıktık yola. Bu benim yaptığım ilk tren yolculuğu olduğu için içimde hissettiğim o heyecan dolu mutluluğun nasıl da ballı kaymaklı olduğunu anlatamam. Mavi trenle seyahat etmenin rahatlığıyla evdeki tek kişilik koltukta oturuyormuşçasına yayvan, keyifli ve güzel bir yolculuk oldu ilk deneyimim. Canım sıkıldı vagonlar arasında gezindim durdum. Yemekli vagonda çay içtim, efkar dağıtıp demlenen entel görünümlü insanların dinledikleri hoş müziklere ve kitapları/sanatı/vs. konu alan sohbetlerine kulak misafiri oldum, tebessüm ettim, dizlerime serdiğim battaniye kıvamındaki şalımla üşüyen diz kapaklarımı ısıtıp, sevgili dostum Denizcanımın armağanı yukarıdaki güzel kitabı okudum, bayıldım, tavsiye ettim derken 5,5 saat bu güzel atmosferde pırr diye uçuverdi, beni dehşet etkiledi, memnun etti. [sanırım pek şanslıyım:]
Bir teşekkür gelsin o vakit benden sayın tcdd'ye..



minik beyaz vazoların içine serpiştirilmiş bu papatyalar ortama ayrı bir güzellik katmıştı elbet. Bu güzel detay ayrı hoşnut etti naçizane yüreğimi ^^

Kütahya'ya gidiş amacımız kardeşim Uğur'un askeriyedeki yemin töreni içindi. 1 ayın da böylelikle nasıl da çabuk geçiverdiğini görmüş olduk. Yalnız bırakmadık onu. Tıpkı sevdicekim Onur'da olduğu gibi duygulandım, gurur duydum, onurlandım, ağladım. Hayatımda önemli bir yere sahip olan bu iki erkeğin vardiya dönüşümlü diye nitelediğim askerlik görevlerini bir an evvel bitirsinler diye dua ettim. [Onurcanım haftaya Salı ist.da çok şükür bitti-hoh-! :]

Askeri sınırlar içerisinde fotoğraf çekmek ne yazık ki yasaktı. Çok fazla kare yakalayamadım bu sebeple. Ama hayal kırıklığına uğramak yok, kardeşimin evci işlelerini halledip aldık yanımıza doğru Kütahya merkeze!
Fotoğraf aşkımı Kütahya sokaklarını arşınlarken boşlatırım dedim, öyle de oldu :)



İlk kez gittim Kütahya'ya. Yeni bir şehri görecek, gezecek ve bir gün içine sığdırılabilecek etkinlikleri yapmaya çalışacak olmanın heyecanı gayet güzeldi. [ farkındayım ki ben çok heyecanlı bir kişiliğim, kıpır kıpır taze heyecan modunda dolaşırım mutlak surette, yadırgamayınız lütfen, malum tabiat sorunsalı.]

yine seramik hep seramik!-ki bu işin en baba merkezine gitmek ayrı bit.tabii-
bu minik kızın kadrajıma dahil olması da tamamen spontane bir hoşluk oldu hani ^^



Eski evlerden oluşan ne güzel sokakları var Kütahya'nın. Konakları var, çeşmeleri var, çini işlemeli yapıları var, kalesi var, karı-soğuğu-ayazı var ve varolduklarıyla güzel. Beğendim.







Pek çok şehirde olduğu gibi saat kulesi de var.








Kütahya fotolarım bu kadarla kaldı.
Daha uzun soluklu bir gezide daha fazla yer görerek daha fazla fotoğraf karesini paylaşmak isterim elbette.
Yine trenle gidelim, ama bu kez gidiş-dönüş olsun.
Çünkü Gebze'ye dönüşümüzde otobüsü kullandık. Tren saatleri çok geç vakitteydi. Zaten sınırlı olan zamanımızdan tasarruf edelim diye eli mahkum otobüs seçtik. [şikayet edemem, hakkını da yiyemem otobüsün çünkü pek sevdiğim bir film olan An Education'ı tekrar izleme şansına erdim.^^]

Şimdi Jenny'nin bu mali.hülyalı halceğizlerinde yatağıma uzanıp "you've got me wrapped around your little finger" diye diye biraz hayallere dalma vakti.
[bunca iş-güç yoğunluğuma inat!]
hadi bakalım.
bi de harbiden 2011 güzel başladı, devamı da böyle güzel gitsin.

31 Aralık 2010 Cuma

en kırmızı yıllar ^^


Yeni yıla saatler kala bu posta yazmak elzem göründü gözüme. Hani yazmasam eksik kalacak bir şeyler, yarım olacak, sanki yeni yıl beni kötü karşılayacak gibi saçma ve hurafe düşünceler bastı beni. Her zamanki günlük yoğunluğuma, kıymetli çocuklarımın performans-sınav kağıdı-ve bilumum ıvır zıvırına muhteşem bir sabırla tek tek not verdiğimden şu an uykusuzluktan klavyenin üzerine düştü düşecek koca bir kafayı taşımama rağmen üşenmedim açtım bilgisayarı 2010'a dair son gece postumu yazıyorum.

Eksiklerimin pek çoğunu tamamladım. Yarın son kez çarşıya çıkıp tamamlayacağım geri kalanları. Akşam annem ve ben yalnızız evde. İlk kez bu kadar az kaldık. Her hangi bir planda yapmadık, dahil olmadık. Ablam ve kuzularının gelebilme ihtimali var şayet gelirlerse de pek mutlu olurum. Diğer türlü çekirdek çıtlatıp, soyulmuş meyve kokuları arasında televizyonda yılbaşı gecesi için hazırlanan o muazzam programlardan birini seyrede duracağız annemle. Canımız sıkılırsa da tombala falan açarız heralde ortaya bir çinko, bir bingo al sana tombala der gece 00:00'da çatıya çıkıp çılgınlar gibi parti yapan insanların havai fişek gösterisini seyreder, sonra gelir sıcak yatağımıza girer koyun koyuna uyuruz. [şu an kendimi pek yaşlı hissettim oww may gaad!]
Ben bu hallerin acısını çıkarırım bir zaman bir yerden.
Gelecek sene çok uzun vade çıkar mıyız bilinmez ama böylesine sakin sessiz bir yılbaşı'nı ben darmadağın ederim zamanı gelince..hadi bakalım.
Bu yılbaşı da böyle geçsin.
[dua ediyorum kuzularım gelsin kuzularım gelsin geceme heyecan ve kıpırtı gelsin, kıpırtı gelsin.]

2010 yılının getirdikleri-götürdükleri 2011'den beklentiler vs. derken aslında yılbeyıl büyüyen hayallerim ve onlara kavuşma hızımın aynı oranda büyümesi mutlu olmama yegane sebeptir.
Ben en çok huzur istiyorum bu yıl.
Yine stres yaşayacağım, sınav kaygıları ve hazırlıkları, yeni ve ev'li bir yaşama adım atma merasimleri ve koşturmacaları [düğün değil korkma ona daha var:) ] gündelik koşturmacalar, sıkıntılar, vs. derken hepsinin ortasında SAĞLIKLI, HUZUR DOLU BİR YEŞOCAN! istiyorum ben. Bu bana yeter gerçekten!hemmm..bide sevdicekim olsun torbam dolsun ^^

2010 yılı sorunsuz iyi bir şekilde geçti aynı istikrarı 2011'den de bekliyorum ;)
Bekliciiizz, yaşiiiciiiizzzz, göriciiiizzz!

Sağlık, Huzur, Kalabalık aile-eş-dost, Yaratıcılık, Hayal gücü dolu yeni bir yıl diliyorum herkese!
nice nice mutlu seneler!
^^
yeni yıl şarkım da hayranı olduğum harika adamdan geliyor!

28 Aralık 2010 Salı

CNR EXPO-Meralcimin Yılbaşı Fuarı.


Haftasonları geldiğinde haftaiçi üzerime çöken yorgunluk ve rehavetten kurtulmak için kendimi dostlarımın yanına atıyorum. Bu haftasonu da sevgili dostum Meral'cimin yanına gittim. Onu yılda 2 kez düzenlediği fuarlarından birinde -hediyelik eşya, yılbaşı fuarı- ziyaret etmek güzel oldu. Uzun bir stres, yoğunluk ve telaşın içinde bu fuara hazırlanıyordu, tam vaktini buldum çok mutlu oldu.. Hoş, yoğun bir telefon trafiği içindeydik ama olsun.. O anlatı ben dinledim, ben anlattım o dinledi. Çok özlemişim güzeller güzelimi, doyamadık tadında kaldı bir dahaki sefere "cuma'dan-pazar'a" Gebze'ye gelme sözümü aldım, minik hediyemi mahçup ama pek mutlu bir duyguyla çıkınıma attım, geri döndüm.

Şimdi fuardan gözüme kestirdiğim minik, detay fotoğrafları paylaşayım istiyorum. Bu arada fuar 31 Aralık cuma gününe dek devam ediyor, vaktiniz olursa bir uğrayın derim. Çok hoş ve şık hediyelik eşyalar var tavsiye ederim.
[Farkındayım şu an reklam yapıyorum ama bunun için ne Cnr'dan ne de dostum Meral'den komisyon alıyorum, yanlış anlamayın. Öperim ^^]


sevdiğim figürler kedi, balık, baykuş [ve bilumum familyası]



seramik tuzluklar çok şirin. [çin işinden ziyade el yapımı olması olaya daha bir güzellik katıyor. Düşünün Mudo bile -made in china- etiketli ürünler satıyor şaşkınım!]



Sanat dalının her bir ayrı güzel. Bu fularlar da ebru sanatı ürünleri. Bayıldım.



Romantik detaylar.







incik-boncuk benim adım.





Takı aksesuarında yüzükler benim için en birinci sırada! [en üst, sağdan ikinci artık benim! ^^]



santa santa clause.





Yılbaşı moduna girmiş bulunmaktayım.
Hediyelerimin paketlenip, adreslerine postalanma işleri dışında her şey tamamlandı.
Yeni yıla dek güzel bir post daha beni bekler, eee malum her yıla yeni umutlar, heyecanlarla giriyoruz dillendirelim hissiyatımızı.
yol boyu kulağımda tekrar halinde çalıp duran şarkı:
Sia/Breathe me.

24 Aralık 2010 Cuma

beynimin bir adet nar kadar değeri olduğunu biliyor muydunuz?



Gecenin bir yarısı uykusuzluktan ve saatlerdir küçük ekran bir bilgisayar monitörüne bakmaktan kan çanağına dönmüş iki göz yuvarlığıyla bu satırları yazmak için gayret sarfediyorsam gerçek anlamda bir sorun var demektir.
Az evvel yine başıma gelen bir durum canımı ziyadesiyle sıktı. Peki bu durum neydi de ben gece gece yana yakıla blog sayfamı böylesine hışımlı cümlelerle rahatsız ettim, onu düzenli 8 saatlik uykusunun en ballı yerinde yatağından zıplatıverdim!

Sorun şu ki :
Alzheimer olma tehlikesiyle karşı karşıyayım!
Nereden çıktı şimdi bu?Ne alaka deyip durmayın..bir susun da beni dinleyin.
Son zamanlarda unutkanlığım had safhalarda. Hemen hemen her şeyi unutur oldum. En önemli tarihleri, en önemli isimleri, olayları, kişileri, kitapları, yerleri, vs.vs.vs. bu listeyi km.lerce aşağıya doğru indirebilirim. [evet gayet ciddiyim!şaka yaptığımı ya da lafın gelişi söylediğimi falan mı sanıyorsun allasen?!]
İnsanları karıştırıyorum. Ders esnasında anlatacağım şeyi sular seller gibi bilirken tak! kalıyor, unutuyorum, çocuklarla sessiz ama dikkatli bir bakışma süresinin ardından unuttuğum şeyi onlara çaktırmamaya çalışarak konuyu farklı, o anda aklıma gelen başka bir şeyle değiştiriyorum. Hani belki stres, bir anda bir çok şeye odaklanmış olmam, aklımda hep bir sonraki adımda neler yapacağımın planı var bundan sebep böyle falan diyeceğim ama bu normal şartlarda herkesin başına gelebilecek geçici unutkanlıklar diyebiliriz.
Benimki geçmiyor!
Bir de ailemde en yakınımdan birinin bu hastalığın pençesinde olduğunu gözümün önüne getirdiğimde işte o vakit beynimin içinde kurulan senaryoları varın siz düşünün.
Araştırma yaptım, yapıyorum, yapmaya da devam edeceğim.
Mesela bu hastalığın öğretmenlerde görülme sıklığı "ciddi boyutta" fazlaymış, sürekli aynı şeyleri tekrarlamalarından ötürü.[Birinci dereceden ilişiğim var, aha da kanıtlandı.]
Sonra, bu hastalık aslında yaşantımızın yaşlılık dilimine mensup bir hastalık değil bilakis çok çok erken yıllarda başlayan yavaştan yavaştan ilerleyen son aşamasında [ki bu son aşama kendini yaşlılık dönemlerine yakın zamanlarda gösteriyor] patlak veren bir illetmiş!
Şu an tehdit altındayım!
Tehdit altındayız hatta!
Kırmızı alarm durumuna geçtim.
İsterseniz siz de geçin!
Yani birden böyle hissetmem sanırım içinde bulunduğum zaman, mekan ve insan üçlemesine istinaden ortaya çıkan bir durum!
sizi bilmem.

Gece gece paranoyakça böyle hisler içinde bulunmam da zaten pek hayra alamet değil :S

Kaç gündür beynimi olgunlaşmış hatta ortası çatlamış içi görünen kıpkırmızı kocaman bir NAR olarak hayal ediyorum..
Küçücük bir darbeyle ortalığa saçılacak on binlerce sulu taneciğin içinden yansıyan düşüncelerin altında ezilip kalacağımdan öyle çok korkuyorum ki!
Kendi düşüncelerimin, kendi buhranlarımın sonum olmasından duyduğum dehşetengiz korkuyla birebir bu hissettiğim.
Bu yoğunluktan kurtulmak adına soğuk duşun altına giriyorum.
Arınırım sanıyorum.
Yanılıyorum.
Korkuyorum anne.
Çok Korkuyorum.
-yeni bir yıla sayılı günler kala böyle bir hissiyat içine girmem hiç hoş olmadı kuzum!hem de hiç!-

20 Aralık 2010 Pazartesi

my name is disappointment.


öyle sert ki kabuğum.
yere defalarca fırlat at hiç kırılmaz.
üzerinden bas geç canım acımaz.
iki, kırmızı tuğlalı duvar arasına sıkıştır yine sesi çıkmaz.
öyle korunmalı, öyle güçlü.

değil.
aslında;

öyle hassas..
öyle narin..
öyle kırılgan o iç-dış-her bir kabuk.
hatta kabuksuzum.
ince pembemsi bir yumuşaklıktayım.
hassasiyetim birinci derece yanık bir hastanın dokunulmazlığı gibi.
elle tutulmaz, gözle görülmez.
yalnız ve ancak hissedilir.
hisset.
istiyorum.
sadece.
hisset.