4 Nisan 2011 Pazartesi

zombie stayla.


Çok öfkeleniyorum! Kulaklarımdan buram buram çıkan yoğun gri renkli duman ortalığa yayıldıkça göz gözü görmez oluyor. E pek normal. Eve geleli yarım saati geçmemişken ben öfkem fırından çıkmışcasına böyle tazeliğini koruyorken e bir de uzun zamandır bu konuyu dilime dolayıp bir yazı yazmayı planlıyorken bu şevki ertelememem gerektiğini hissedip açtım pc.yi geçtim blog kaydımın başına daktilo.vari kullandığım klavyemin tuşlarını çatırdata çatırdata yazmaya başladım devam ediyorum.


Tutup şimdi burada eğitim sistemini eleştirme gibi bir misyon yüklenmiş eğitimci ağızıyla konuşmayacağım ki az-çok bir şekilde ne gibi düzenbazlıkların ne gibi çarpıklıkların ne gibi adaletsiz seçimlerin ortalarda cirit attığını hepimiz biliyoruz. Isıtıp ısıtıp öne getirmeye lüzum yok. Bu işin bizzat içinde olan bir şahsın yakarışları olarak yazıyorum.


Bugün artık son raddeye gelen olaylardan mütevellit çıldırma noktasındaydım. 12-14 yaş aralığını kapsayan, beni pre-ergen nitelikleriyle zaman zaman güldürüp ama en çok da kahreden öğrencilerimden bahsetmek istiyorum. Öylesine boş.bomboş öylesine zombileşmişler ki onların bu vahim durumlarına tanıklık etmek hem rehber hem eğitmen/öğretmen sıfatıyla karşılarına gecmekte olan bir bendeniz için oldukça ürkütücü.

Nasıl olabilir bu diyorum. Bu kadar imkan bu kadar yönlendirici öğretmen rehber vs. varken bu çocuklar nasıl bu kadar aptalca ıvır zıvır-gereksiz-saçma-hiçbir özelliği olmayan iş-güçle vakit öldürebiliyorlar? Nasıl bu kadar kör, duyarsız, amaçsız, sorgusuz, sualsiz, okumadan, incelemeden, araştırmadan, sadece önlerine konulduğu gibi yaşayabiliyorlar? Anlattığın, yol gösterdiğin, sıkmadan, boğmadan, eğlenceli kılıflara sokmak için tabir-i caizse amuda kalktığın halde nasıl bu kadar balıklaşmış, bu kadar saydamlaşmış, bu kadar silikleşmiş ve bu kadar uyuşturulmuş olabiliyorlar?

Hayat sanki entrikalarla, şehvetle, aşkla, fitneyle, fesatla, raconla, ve daha bilmem ne kadar zımbırtıyla doluymuş da onları bu olayların önüne koyup gözlerine perde çekmişiz düşünmelerine, yargılamalarına, eleştirmelerine yasak koymuşuz(!) gibi bir hallerdeler. Tek düşündükleri feysbuka koydukları fotolara yorum yapmak, arabesk-rap denen bir tarzda yaşamak/yaşatmak, kıçından sarkan pantolanlarla altına pislemiş çocuklar gibi sokaklarda dolaşmak ve bunu coolluk saymak, "emo stayla-yeme de yanında yat" söylemleriyle ve yaptıklarıyla böbürlenmek ve daha şu an aklıma gelen onlarca saçma sapan işle zaman öldürmek.


Alt kültürün yaratmış olduğu bir komün diyorum ben çocuklarımın içinde bulunduğu tarza. Ha yadırgıyor muyum aşağılıyor muyum bu kültürü? Hayır öyle bir art niyetim yok beğenmiyorum deyip düşüncelerimi paylaşıyorum. Sonuçta kültürlerin birbirinden etkilendiğini ve zaman içerisinde ne şekil evrim kalıplarından geçtiğini biliyorum, görüyorum. Bizim 12-14 yaş diliminin tarzı pop/rock iken çok yakın geçmişte rap ve şu an görünen şu ki arabesk rap almış başını gidiyor. Her şey etki-tepki evriminde şekillense de en azından onları farklı düşünmeye, zombileşmekten ziyade yaratıcılıklarını ön plana çıkarmaya en önemlisi de "okumaya" yönelten bir eğitimci olduğum konusunda şüphem yok. Ortalama haftada bir sınıfa 4 saat ingilizce dersine giriyorsam bunun en az 1 tam saatini okumaya, farklı konularda araştırma yapıp [gerek güncel, gerek kültürel/sanatsal] paylaşmaya ayırıyorum. Hayat salt ingilizce değil bunu kendimden biliyorum. Hani "onların dünyalarına iniyorum, onları anlıyorum, seviyorum, sevgi pıtırcıklarım benimmm!" deyip dolaşan biri değilim asla da olmam. Ama farklı yönlerini keşfetmelerine yardımcı olmaya çalışıyorum.

Sonuç itibariyle şu an hemen hepsinin evinde interneti bilgisayarı ve ayda en az 1-2 kitap alacak kadar parası var biliyorum. Bu şevki bu isteği uyandırmaya çalışmak adına 6 aydır aralıksız, hummalı bir çaba içerisindeyim. "Daha yolun başındasın, destur hele!" söylemlerine kulaklarımı tıkıyorum çünkü kişiye bir şeyi en fazla 2 kez söylediğinizde en azından anlar, biraz çabalar, gayret gösterir. İngilizceden ya da gerçekten ders çalışmaktan sevmediği bir konuyla uğraşmaktan sıkılan kişileri tenzih ederim neticesinde bireysel farklılıklar her daim göz önünde tutulması gereken bir mevzu bizim işimizde.

Sadece biraz olsun çaba diyorum. Biraz olumlu yönde değişim. Cık-ı-ıııhh! Boşalmış beyinlerin doldurulmamak adına inatlaşma sürecini yaşıyoruz öğrencilerle.

Hırs, daha fazla eğitim, en iyi ben olacağım megalomanlığı değil bizim yaptığımız birey olarak toplumu aydınlatacak kaliteli insanlar yetiştirebilmek. Okuyan, araştıran, eleştiren nesillere gereksinimimiz var.


Yaşadığım çevrenin eğitim düzeyinin ilkokul derecesinde olmasının da olumsuz etkilerini görüyorum. Ailelerin çocuklarına karşı olan vurdumduymazlığı, saldım çayıra mevlam kayıra tavırları. Cebine parasını koyup sırtına iki takım elbisesini alıp evde beslemek olarak görüyorlar çocuk yetiştirmeyi. [ki durum böyle olunca ha çocuk ha evcil hayvan fark yapmıyor.] Bu mentaliteyle yetiştirilen çocukları bizler 6 ayda değiştirmeye çalışıyoruz o da işin ütopik yanı elbette.

İstediğim kadar öfkeleneyim istediğim kadar yorgun düşeyim yine su akacak yolunu bulacak.

Böyle gelmiş böyle gidecek.

Birkaç yıl sonra etrafta sorunlu, hayatı pembe dizi kıvamında yaşayan, uyuşturulmuş, artık düşünme yetisini kaybetmiş tembelleşmiş, ergenliğin getirmiş olduğu kişilik değişimini oturtamamış çarpık kişilikte pek çok zombiyle aynı caddede aynı sokakta aynı şehirde ve aynı ülkede yaşamaya devam edeceğim.

Ve bu hepimizin suçu olarak o zombilerin alnında görünmez bir kalemle yazıyor olacak.

Ne acı yarebbim!

Koru cümlemizi!


İçimi bir nebze olsun dökebilmenin verdiği hafiflikle her daim dinlemekten fevkalade keyf aldığım cranberries'ten zombie'yi in your head..in your head zombie zombie zombie! diye bağıra bağıra bu posta şarkı olarak atfedebilirim sanıyorum. Yes, I san.


Yaratıcılıkla kalalım..her daim..olanca sansüre inat!


6 yorum:

daihatsum dedi ki...

Canım benim ya ne kadar çok kızdırmış bu çocuklar seni böyle bırak ne halleri varsa görsünler sen 30 kişiden 1 kişiyi kazanabilirsen ne mutlu sana..

yeşocan* dedi ki...

o da yok ki kuzu o da yok :(
geleceğe dair umutlarım birer birer sönüyor en çok buna üzülüyorum..zaman ne getiriyorsa hayırlısını getirsin başka bir şey demiyorum :/

GEZİ/YORUM... dedi ki...

Sabaha en yakın zaman, gecenin en koyu anıdır.. bu ümitsizlik hep böyle gitmeyecek.. eminim güzel, umut dolu şeylerde yaşayacaksın..

yeşocan* dedi ki...

gün geçmesin ki olumsuz kötü bir olaylakarşılaşmayalım..nasıl umutlu olacağımı şaşırdım yarınımdan ki ben böyle değildim artık direnmek zor geliyor bu acımasızlığa bu vicdansızlığaaa :((

deryik dedi ki...

lisedeki ingilizce edebiyat hocamız "ilerde test makinesi yerine üniversiteli genç olmak için kapasitenizi zorlamanız gerekiyor" demişti ilk gün. heralde o yaşta en büyülü laf "üniversiteli genç"ti, çok etkilenmiştik. "boş zamanlarınızda ne yapıyorsunuz" diye tek tek sormuştu, cevaplar %99 aynıydı. burun kıvırıp "çok havalısınız ama sahiden çok sıkıcısınız" demişti :)

farklı bi dünyaya doğdular, her şey o kadar hızlı olup bitiyo ki dikkat süreleri kısalmış bence. günlerce okumanın zevki yerine, hızlıca hikayenin sonuna ulaşma isteği var. tüketmek, neticelendirmek ve "sıradaki" demek istiyorlar. okumak yerine filmini izliyolar mesela :) sürekli değişen facebook fotoğrafları gibi aynen. hem kimse kitap okuyanı "like"lamıyor; interaktif bir şey de değil. facebookta, herkes kendi sayfasının starı ve takipçileri var.

bence facebookta sınıf için bi grup filan kurun; ödevi vs ordan postlayın :P dinsizin hakkından imansız gelir, onların yöntemiyle vurun :)

yeşocan* dedi ki...

Sevgili Deryik güzel yorumun için çok teşekkür ederim. Hızlı yaşayan ve tüketen bir nesle ayak uydurmak adına önerini dikkate alıp bir de bu yoldan onların kanalına girmeye çalışayım.belki işe yarar ;)