13 Kasım 2011 Pazar

iç sıkıntısı.


Bu aralar hem çok sıkıntılı hem de üzgün ve kırgınım.
Kime?Neye?Niçin?
Çok cevaplı sorular bunlar. Aklımda hepsinin net ve kesin cevapları mevcut ama anlattığımda kimse beni anlamıyor. Hep suçlu, hep haksız durumuna düşmekten öyle çok sıkıldım ki :(
Ya hiçbir şeyden mutlu olmayan ya bencil sadece kendini düşünen ya da vefasız, hayırsız olan bir yeşim'im insanların gözünde. Oysa ki ben bu saydıklarımın milyonda biri bile değilim. İşte canımı yakan ve içimde kocaman bir kırgınlık çukuru kazan sorun da bu. Sevdiğim, değer  verdiğim insanlara kendimi anlatamamam. Beni hala tanımıyor oluşları ve aramızdaki iletişimsizlikten kaynaklanan yanlış anlaşılmalar. Bilinmez ki ne çok fedakar, ne çok değer veren, seven, elimden geldiğince çabalayan bir insanım.
Son 2 ayımın nasıl geçtiğini bilmez gibi hoyratça davranınca insanlar bu hassas yüreğime, o zaman her şeyden ve herkesten soyutlanıp kendi küçük ama mutlu dünyamda yaşamanın benim için çok daha iyi olacağını düşünüyorum. Benim toparlanmaya ihtiyacım varken, yaralarımın sarılmaya, kanatlarımın tekrar iyileştirilmeye ihtiyacı varken karşılaştığım bu durum beni daha kötü yapıyor. Toparlanamıyorum. Yardım edenim yok. Kapris, naz çeken taraf neden hep ben oluyorum? Neden insanlar hep bana ağız dolusu sitem etme hakkına sahipken ben kimseye sitem etmiyorum? Sevdiklerim neden hepsi birden üzerime saldırıyor onlarca kişiyi öldürmekten sorumlu bir katilmişim gibi. En yakınımdakinden en uzaktakine dek bu böyle..Neden diyorum? Bana cevabını sen bul, bir düşün bakalım diyorlar.
Kendi başıma bırakılmak, karşılaştığım sorunları kendi başıma çözmek ve tek taraflı yaşamak ilişkileri o kadar yordu ki beni..
Şu vakitten sonra ne kimseye tek bir açıklama yapmaya mecalim var, ne de karşılaştığım sorunları tek başıma çözmeye..
İnsanlar beni memnuniyetsiz, hiçbir şeyden mutlu olmayan, vefasız, bencil bilmeye devam etsin.
Ben öyle biri olmadığımı ve ölünceye dek asla da olmayacağımı biliyorum yaa yeter bana.

Bu sitemkar yazımın sonunu bugün Can Elif'imin bana dediği şu güzel cümlelerle bitiriyorum.

"Beni yargılayan insanlar ne benim giydiğim ayakkabıları giydiler ayağına ne de benim geçtiğim yollardan geçtiler. Onlar sadece yargıladılar. Kendilerini asla benim yerime koyamadılar."

5 Kasım 2011 Cumartesi

huzur.


Tüm olumsuzlukları, kötülükleri, aklımı/minicik yüreğimi sıkıntıya boğan saçma sapan şeyleri ardımda bırakarak, huzurlu yarınlar adına dilime yapışıp kalan dualarım var bu fotoğrafta. Huzur var, umut var. Şu saatten sonra bir kırgınlığı daha kaldıramayacak bir yüreğin sessiz dillenişi var.
Güzellik diliyorum.
Mutlu bayramlar, keyifli tatiller ve hoş-sohbet vakitler diliyorum.
Bayram sonrası dolu dizgin dönmek dileğiyle.
Sağlıcakla kalın.

2 Kasım 2011 Çarşamba

pretty woman.

Bu sabah uyandığımda üzerimde umursamaz bir dinginlik ve sakinlik vardı. Dün gece yaşadığım anlık öfke ve sinir patlaması yerini sakin sakin akan bir nehre bırakmıştı. Böyle olmayı ben de hiç istemiyordum hatta nefret ediyordum bu kötü duygu patlamalarından. Ama aynı zamanda engel de olamıyordum. Kendi kendime yaptığımın farkındaydım her şeyi. Bunun için mücadele etmeliydim. Zamanla böyle devam ettikçe kendimi erken yaşlandırıp önüne geçemeyeceğim hastalıklara davetiye çıkaracaktım. Bunun düşüncesiyle uyuyakalmışım. Uyanınca çok rahat ve huzurluydum. Bir kuş kadar hafif ve özgür. Kanatlanıp uçacaktım neredeyse.
Aynı dingin ve keyifli şımarık haller hala devam etmekte. Hele ki eve geldiğimde beni karşılayan koca bir paketle günüm daha bir şenlendi. Tekirdağ'dan can dostum Mervişim ve erkek arkadaşı Göken'in harika bir jestiyle ayaklarım yerden on metre havalara yükseldi, yüzümde en kocamanından gülümsemeler, teşekkür mesajlarım, falan güzeldi yani. Böyle hoş sürprizler de olmasa hayat gerçekten hiç de çekilecek şey değil!
Canlarım benim yaa!
Hediyeyle çekilmiş fotolarımı eklerim yakın zamanda, kendisi tam benlik!{küçükhağğnımm}

Yarın enfes bir buluşmam var.
Detayları bayram öncesi paylaşacağımdan şüpheniz olmasın ;)

Az evvel pencereyi aralayıp dışarıyı seyretmek istedim. Şaşırdım. Çünkü sağnak bir yağış başlamış. Pek keyiflendim. Şimdi blog yazıma bir nokta koyup yağmurun şıkırdayan seslerini dinlemeye gidiyorum.
Sağlıcakla kal.

ahh yaa ahh!

Her şey yolunda gibi giderken ben aslında farkında olmadığım; hayaller kurma, beklentiler içine girme ve sonunda yine koca bir yumak hayal kırıklığını koltuğumun altına sıkıştırıp arkamı dönüp gitme hastalığına yakalanmışım. O kadar kızıyorum kendime, o kadar kızıyorum ve yine o kadar öfke doluyum ve lanetler savuruyorum ki..Nasıl bu kadar kısa zamanda yine bu kadar büyük beklentiler içine girdim diye kendi kendimi yiyip bitiriyorum. Aslında normal bir beklenti benimki..Gelen bayramı fırsat bilip birkaç günlük bir jest yapılır diye düşünmek, herkesten ve her şeyden bir-iki gün uzaklaşmak ve birbirimizi dinlemek keyifli olur diye hayal etmek sadece benim yaptığım saçma sapan bir planmış. Kimse bunu düşünmemiş. Bir tek ben düşünmüşüm. Al işte bu yüzden şimdi yine hayal kırıklığını yaşıyorum. Normal şartlarda böyle bir şey için talepkar bir hayal kurmazdım. Nedeni, durumlar, durumlar, durumlar...Şimdi, gönül alma aşamasında karşımdaki insandan biraz daha fazla ilgi görmek, daha fazla ve yoğun yapılmış planlara riayet etmek falan kulağa daha hoş gelirken bu tarz beklentiler içine girmemin de normal olduğunu düşünüyorum.
Ama bu sabırsızlık ve acelecilikle eş değer tutulabiliyor.
Öyle olsun bakalım.
Ben fazla indirdim yelkenleri, artık etekleri toplayıp hayatı, kendimi merkeze alarak yaşama vakti.
Birileri benim için uzun vadeli planlar yapıyorsa ve bunu yavaş yavaş sindire sindire yaşamak istiyorsa ben de kendimi çekiyorum geri. Çünkü sanırım benim ne sancılı zamanlardan geçtiğim, sabır taşımı çoktaaann çatlattığım unutulmuş.
Öyleyse, benden de böyle.
Eyvallah.

1 Kasım 2011 Salı

ben,mandalin ve simit kokulu pazar.

Zamanın çok yoğun olmadığı bir pazar günü. Sakin, dingin, huzur dolu. Sevilen ve özlenen birkaç iyi dostla bir sahil kasabasının gri bulutlu fakat keyifli bir gününün tadına varmaca oyunu. Çekilen birkaç poz fotoğraf, edilen etken-edilgen sohbet, anlatmaca, dinlemece. Hayat, tüm yalınlığıyla devam ediyor. Bu yalınlık biraz mandalina, biraz sıcak simit, bir kitap, şekersiz ince belli bir bardak çay ve artılarıyla yalınlığından sıyırılıp daha bir anlamlaşıyor. Küçük mutluluklar var hala gizli kovuklarda. Eşeleyip çıkarmak gerek biraz gayretle. Sonrası muazzam bir huzur.
















O günün en keyifli anlarından biriydi.
Teşekkürler Tülinçko, Nurr ve Fatih.

Günün şarkısı işte burada!

26 Ekim 2011 Çarşamba

kiremit.

Az evvel çıktı yola kardeşim. Ankara'ya günübirlik bir yolculuk. İş başvurusu için. Annem ablamlarda. Miniklerin yanında birkaç gün. Ben, evde yalnızım. Düşüncelerim, yeni örmeye başladığım kiremit renkli atkım, sıcak bir demlik çayım, yanında birkaç çeşit bisküvi, sadece evin duvarlarında yankılansın istediğim sesler adına açık olan televizyon, yorgun ayaklarım ve üzerine kılıf niyetine geçirdiğim yünlü çoraplar [malum kış geldi], çalmayan telefonum ve ben başbaşayız. 
Haberler, kötü haberler, tüyleri diken diken edip, gözleri yaşartan haberler.. Onlardan bahsedemiyorum bile. Çok canım yanıyor çünkü. Van'da kaybettiklerimizden biri de memleketimden bir öğretmen arkadaş olmuş. Çok üzüldüm. Ağladım. Dua ediyorum onun için ve kurtarılmayı hala bekleyen, göçük altında kısıtlı nefeslerini idareli kullanmaya çalışıp bir ışık için duayla bekleyen gözler için. Asosyal bir ülkenin sosyal ve sorumluluk sahibi insanları olarak hepimiz elimizden geldiğince yardım etmeye çalışıyoruz. Çalışmalıyız. Büyük yıkım. Yaralarımızı tüm millet hep birlikte sarmaktan başka yapacak bir şey yok.

Gözlerimi kapıyoruim. Bulunduğum ortamdan bir süreliğine uzaklaşmak adına. Ama olmuyor. Kafamda temiz bir sayfa açıp içine farklı ve rahat bir ortamın resmini çizemiyorum. Tutulup kalıyorum. Ben bir tek kendimi biliyorum. Kendi kafamın içindekileri. Ne hissettiğimi biliyorum bir de. Nasıl hissettiğimi. Rahat olamıyorum. Batıyor bir şeyler. Zaman zaman çıkıp ortaya acıtıyor belki de. Oysa ki bunun tersini hissettiğim zaman dilimlerini de yaşıyorum. Bir anda çılgın gibi pogo dansı yapıp oradan oraya vurmak istiyorum kendimi, kulaklarımı tıkayıp gökyüzüne bakarak dönmek ve son zamanlarımın hit parçası "i should fly" ı avazım çıktığı kadar söylemek, sonra kısılan sesim ve kızarmış yanaklarımla kendimi iskeleden buz gibi deniz suyunun içine atmak istiyorum. Burnumu tıkayarak gözlerimi suyun altında açıp, etrafımda dolaşan minik turuncu mercan balıklarıyla dansıma burada devam etmek ve ardından nasıl olduğunu anlamadan çıplak kuru ve etrafımda yüzlerce siyah-beyaz-benekli tavşanın oradan oraya zıpladığı, tarçın renkli bir adada gözlerimi açmak istiyorum.

O'nu seviyorum ve de. Özlüyorum. Sürekli yanımda olmasını, yanımda olamasa da varlığını hep yanımdaymışçasına hissettirmesini istiyorum. Savaş meydanlarında büyük bir tutkuyla devam eden aşk gibi seviyorum. Eksilmeyen bir tutkuyla. Minik ipekten bir mendile baş harflerimizi işler gibi, saçlarımı tutam tutam ayırıp örer gibi, çayımın demini almasını bekler gibi.. Özenle, kıymetlice.
Çok seviyorum ben, çok.

Kötü günler yaşıyoruz. Ama umutsuz olmak ve hep kötüye odaklanıp kalmak da bir çözüm müdür? Bir ışık, bir umut taşımalı göz bebekleri. Sık sık buğulansa da pırıltısını kaybetmemeli. O ışık sönünce tekrar yanmayacağını biliyorum ben. Yıllar önce babamın gözünde sönen o ışığın bir daha hiç yanmadığını bildiğimden beri hem de.

23 Ekim 2011 Pazar

büyük imtihan.

Son günlerde çok yoğun acıların çorap söküğü gibi geldiği ve en içten acı şeklinde hissedildiği günlerdeyiz ülke olarak. Daha birkaç gün evvel gelen şehit haberleriyle sarsıldık. Aslında bu haberler hemen hemen her gün karşılaştığımız türdendi. Bu seferki, sayı olarak çok olduğundan hakettiği tepkiyi geç de olsa toplamış oldu. Şehit sayısı bir-iki olsaydı şayet, bu kadar tepki toplamayacağı barizdi. Masaya vurulan "Yeter!" yumruğu ancak bunca can gittikten sonra olmamalıydı desek de sınır ötesi harekatın şehit haberleri akabinde olması da bir neticedir diyebildik bir şekilde.
Daha ben kendime tam olarak gelemeden bugün Van'dan gelen 7.2'lik deprem şokunu yaşadım. Kaç gündür içimde dışımda süregiden tatsız halet-i ruhiyeyi bugün biraz olsun ötelemek adına uzun süredir görüşmediğim fotoğrafçılık klubünden arkadaşlarımla Eskihisar'da buluşmak için çıktım evden. Hava bulutlu ama yumuşak ve tatlı, insanlar yaşadıkları duyguları evinde bırakıp atmış kendini çoluk çocuk dışarı, açık mavi tonda bir kılıf giydirilen pazar günü, buluşmaya erken gitmenin aceleciliğiyle tek başıma iki sayfa kitap okuyup açık demde şekersiz çayımı yudumlamanın keyif veren özgürlüğü falan feşmekan derken buluştuk çocuklarla. Saatim yanımda ama teknolojiden tamamen uzak bir ortamda olunca haberlerden birhaberdim. Arkadaşlarımdan biri söyledi. Çok üzüldüm. Telefonda Küçükbey'den aldığım yüzeysel haberlerden sonra eve gelir gelmez televizyon ve internet kanallarından olayın korkunç boyutunu öğrendim. Çok üzüldüm. Hele ki bu terör olaylarından dolayı milletimizin çatlayan sabır taşlarının ve ince bir çizgide oynayan farklı psikolojik yıpranmışlıklarının etkisiyle bazı şahısların yapmış oldukları saçma sapan yorumları okuyunca daha bir üzüldüm. Bu bir dil,din,ırk sorunu değildir ki bunu düşünen asıl bölücülüğü içinde, fikriyatında taşıyan kişidir. İnsanlık söz konusu. Şahsen, Kaddafi'nin ayaklar altında sürünen ve oradan oraya fırlatılan cesedini gördüğüm zamanda bile içim cızladı benim. İnsanlar üzerine uyguladığı diktatörlük, acımasızlık vs. gözüme görünmedi. Sadece kim ve ne olursa olsun bir insan cesedinin bu şekilde sergilenmesi benim insancıl fikriyatıma taban tabana zıt bir durumdu. Üzüldüm. Canım Ülkem'deki bu tarz yorumları okuyunca daha büyük bir üzüntü duyuyorum içimde. Kınıyorum ve de.
Şimdi yıpranan tüm hissiyata inat daha bir kardeşçe sarılma vaktidir.
Van için seferberlik vaktidir.
Ben bu ülkede ciddi anlamda sağ duyulu insanlar olduğunu biliyor ve her vatandaşın üzerine düşen maddi manevi her tür yardımı esirgemeden Van için yola çıkacağını biliyorum. Desteğe ihtiyacımız var. Desteğe ihtiyaçları var.
Esirgemeyelim.

Bu tatsız durumların ardındaki eleştirel eksiklikleri, hataları, ah'ları, vah'ları bir kenara bırakmak ve çözüm için çabalamak en doğru yoldur bence.
Güzel, çok güzel ve temiz, huzur dolu yarınlara uyanmak dileğiyle...
 

17 Ekim 2011 Pazartesi

yeni insan.


Yarın sabah bir otel odasında uyansam; perdeleri açıp, o zamana değin hiç görmediğim bir şehre baksam. Kulelere, parklara, köprülere, ortadan akan nehre şöyle bir göz atsam.
Kim olduğumu bilmesem, hiçbir şey hatırlamasam. Çantamda nüfus kağıdım ya da herhangi bir kimliğim olmasa. Adımı, soyadımı, geçmişimi, geleceğimi, yaşımı, umutlarımı, işimi, hiçbir şeyi bilmesem.
Yeni doğmuş bir çocuk ya da bir ölü kadar özgür çıksam otelimden dışarıya. Beklediğim telefonların, yapmam gereken günlük işlerin hepsini unutmuş olsam.
Telefon defterime bir göz attığımda anlamsız gelse bana tüm isimler ve o yanlarında yazılı olan telefon numaraları. boynumdaki mavi boncuğu bana kimin armağan etmiş olduğunu bilmesem. Anasız, babasız, eşsiz, çocuksuz, dostsuz bir insan olarak insem otelin merdivenlerinden. Bir türlü bir sevgiliyi hatırlayamasam; o çok sevdiğim ay ışığının, bulutların ardından göle süzüldüğü geceleri anımsamasam.
Banka cüzdanlarımın, kredi kartlarımın hepsi yok olmuş olsa. Ben onları bilmesem. Üstümde elbisem, ayağımda pabuçlarım, belleğim bomboş; bu sabah zamanı özgürce kucaklasam dünyayı. Bir kitapçı dükkanında kendi kitaplarımı görsem, ilgimi çekse arka kapak yazıları, cebimdeki parayla kimin olduğunu bilmeden bir ikisini alsam.
Otursam parktaki bir banka, elimde sandviç, kitaplarıma göz atsam. Evimden, işimden uzaktaki bu kentte akşama değin sokaklarda dolaşsam. Yeni evler tanısam, yüzümü yepyeni bir rüzgar yalasa, güneş hafifçe kızartsa yanaklarımı...
Gece otelime dönünce televizyonu açsam, haberleri bir film izler gibi izlesem; saçma bulup yarısında kanalı değiştirsem.
sonra yatağıma yatıp uyusam, yepyeni rüyalar görsem. Temiz belleğimi yavaş yavaş içinde bulunduğum bu yeni dünyaya açsam.
Bir çemberin içinde dönmekten, kendimi her gün gereken işleri yapmaya koşullandırmaktan bıktım usandım artık. Ülkenin durumundan, yağışlı sonbahar havasından bıktım, sıkıldım artık.
Yarın sabah bir otel odasında uyansam, ne geçmişimi, ne geleceğimi bilsem. Para pul düşünmesem. Aynada saçlarımın rengini ilk kez görsem.
Gözlerime, dişlerime baksam. Kendimi tanımaya çalışsam. Yeni doğmuş bir çocuk ya da ölmüş biri kadar özgür; yirmi dört saat yaşasam bu dünyada.
Rastgele aşık olsam.
Sevsem.
Sevilsem.
Yeniden kursam düşlerimi...

Nazlı ERAY

Son üç gündür en az yirmi kez okudum, okumaya devam ediyorum bu yazıyı.
O kadar kanıksadım.
O kadar içimden hissettim.
O kadar benim oldu bu yazı.
Yazardan bana geçti gibi.
Bir yirmi defa daha okuyacağımdan şüphem yok.
Siz de okuyun.

a deep and intense dilemma inside.


Koca geceyi uykusuz geçirdim. Akşam yaşadıklarım içimde anlamlandıramadığım, belirsiz, net olmayan hisleri ve düşünceleri de beraberinde getirdi. Ne düşüneceğimi bununla beraber ne yapacağımı bilememenin arafında kıvrandım gece boyu. Aylardır beklediğim şey nihayetinde gerçekleşmişti. Yolunu gözlediğim, buradan feryat figan etsem de sinirlenip öfke kussam da aslında içten içe hep beklediğim insan gelmişti. Dönmüştü. Hem de kendi kafasında kurduğu o gereksiz ve saçma düşüncelerden arınarak. Netti. Ne istediğini biliyordu. Pişmandı ve her şeyi yapmaya hazırdı. Hemen affedilmeyi beklemiyordu. Yaşadıklarımın kolay affedilir türden şeyler olmadığını biliyordu çünkü. Her şeyin farkındaydı. İçimi kemiren ve aklımı kurcalayan ne varsa hepsini bir bir anlattım. Öfkelendim yine. Gözlerimin önüne yaşadığım o depresyon hali geldi. Göyaşlarım, çığlıklarım, kendimi paralamalarım. Vicdansızca yaptı bunu. Düşündü beni belki ama harekete geçmedi. Çünkü kendinden emin değildi. Aslında baştan beri bensiz olamayacağını, bensiz yapamayacağını biliyordu ama benim sevgime olan güvenle ve biraz da çocukça bir şımarıklıkla istediği gibi davrandı. Sonu bir nevi kürkçü dükkanı.

Şimdi ben ne haldeyim, ne düşünüyorum, ne yapacağım?
İşte bu nokta koca bir dilemma.
Mantığımla hareket etsem cevabım gayet açık ve net. Yaşadıklarımı hiçbir insankızı kaldıramaz o kadar acı verici ve ağır. Haketmediğim bir konumda tek başıma bırakılmak, hiç yeri ve zamanı değilken sevdiğim adamın kendi bencilliğiyle hareket edip sadece kendi içindeki sorunlara yönelip beni yapayalnız ve biçare bırakıp giderken bunun asla ve asla telafisinin olmayacağını biliyordum ben. Koca bir delik varken şimdi yüreğimde bunu kimsenin tamir etmesine izin vermemem gerektiğini mantığım üstüne basa basa söylüyor. Haklı da.
Ama bir de işin diğer yüzü var. Yani içimde hala deli gibi çarpan sevgi. Onu gördüğümde heyecanlanmaya devam etmek, dizlerimin arkasının titrediğini hissetmek, masada otururken elime dokunduğu anda içimin pır.pır etmesi, çok özlediğim bakışlarını gözlerimden ayırmadığı anlar ve daha pek çok şey.
Bir daha bu hissiyatı başka birine hissedebilir miyim bilmiyorum inan ki. 6 yılımı verdiğim bu sevginin yaşanılan tatsız olaylarla, dipte sürünmelerle kıyaslandığında helak olmasını istememek sanırım yine benim yüce gönüllülüğüm. İçimdeki merhamet ve sevgi damarı bu kadar belirgin olmasa belki şu an bu satırları yazmıyor olurdum. Belki. Ama bildiğim ve gerçekten istediğim bir şey var ki o da küçükbeyi çok seviyor olduğum.

Bu dilemmanın ortasında nasıl düşüneceğimi, hareket edeceğimi bilmiyorum. Sanırım zamana ihtiyacım var. Küçükbeyin bana olan tutumu, gönlümü iyileştirmek adına yapacağı her şey, gerçekten beni isteyip istemediğini ve benim de onu gerçekten isteyip istemediğimi gösterecek. Kolay değil hiçbir şey. Kolay olmamalı da zaten. Hakettiğimi yaşamak istiyorum artık bundan sonra. Diplerde sürünmek değil. Gülmek, kahkaha atmak ve bunu da dopdolu bir mutlulukla yapmak istiyorum. Eski ben olmak istiyorum. Eski bıcır bıcır hayat dolu neşeli yeşocan olmak, hayatı yine aynı sonsuz enerjiyle yaşamak istiyorum. Bu halime dönmek için de birilerinin çok çok büyük çaba sarfetmesi gerekiyor.
Öyleyse diyorum ki, yeni bir bekleme dönemine hoşgeldin küçükhanım.
Zaman en büyük deva.
Zaman aklına mukayet olsun.
Zaman hayırlısını getirsin.

Yine yazarım.
Göüşmek üzere.

15 Ekim 2011 Cumartesi

günün ikinci postu.

Normal şartlarda günde iki postu üstüste girmek gibi bir adetim yoktur fakat yarın sabah enfes iki konuğumun kahvaltıya gelecek olmasının heyecanını not düşmek istedim.. Çok uzun zamandır beklediğim bu iki insan nihayet teşrif ediyorlar. Heyecanım had safhada. Eksiklerimi şimdiden hazırlayayım. Nefis bir havuçlu kek'le açılışı yapsam iyi olacak.
Görüşmek üzere! ^_^

feeling of well-being with DoDo! ^_^

Perşembe günü için yapmış olduğum heyecanlı bekleyişin sonunda beni pek sevgili DoDo bekliyordu. Kendisiyle en son [ve ilk de aynı zamanda] 1,5 yıl kadar evvel görüşmüştük. Ertelenip duran buluşmamızı nihayetinde gerçekleştirmiş olduk. İlk buluşmadaki heyecan yerini daha da samimi ve keyifli bir ortama bırakmıştı. Değişen daha pek çok şey vardı tabii. O gün çok şanslıydık çünkü gözyüzü o gün sakin ve kıpırtısızdı. Montlarımızı üzerimizden çıkarmadık ama yağmurdan da ıslanmadık. Dün ve bugüne kıyasladığımda bu durumu, daha anlaşılır olabiliyorum sanırım :)
Taksim'de buluşup Bebek'e indik. Denizin ve açık havanın tadını çıkarmak iyi gelir dedik, öyle de oldu. Kahve sohbetine bir daldık ki zamanın nasıl geçtiğini anlamamışız bile. Önce ben anlattım o dinledi sonra o anlattı ben dinledim. Dertleştik bol keseden. Güldük sonra. Fotoğraflarını çektim. Modelim oldu. Aklımdaki DoDo pozunu çektim [kendisi ilk fotoğraf olur.] rahatladım. Bebek sahilde hoplayıp zıplayıp dansedip çektiğimiz fotoğraflara insanların garip bakışlar atmalarına aldırmadık. [Gülümseyen kadını tenzih ederim.] Muazzam, fit görünüşüyle beni şaşırtan, pırıl pırıl parlayan yüzüyle gülümseyen, gülerken burnunun üzerinde hafifçe kırışan çilleriyle daha bir güzelleşen ve sohbetine doyamadığım bir DoDo buluşması oldu benim için. Tez vakitte tekrar bir görüşme yapacağız. Çünkü ayrılırken sevgili Paris Edward'ımın yuvası DoDo'da kaldı. Bahanemiz oldu bu durum hi-hi-hi ^_^
Şimdi sizleri Güzel Modelim DoDolicious'ın fotoğraflarıyla başbaşa bırakıyorum..















Günün sonunda DoDo'yu Atlas'taki sinemasına bırakırken ben de dostum ZuZucan'la buluştum. Güzel buluşmalarla tekrar biraraya gelmek dileğiyle ayrıldık..
Yanımda tarçınlı şekerlemelerim, badem ezmelerim ve Nazlı Eray'ın son kitabıyla selamlarım hepinizi ^_^
Bir de DoDocan'ın bu anigif'teki sevimliliğyle başbaşa bırakıyorum sizleri ;)


12 Ekim 2011 Çarşamba

la.la.la.la.la


Eve bu akşam biraz geç geldim. Sıcacık bir duşun altına girip kendime ve özellikle de kara sular inmiş ayaklarıma bir keyif yaptım. Bir kupa dolusu limonlu yeşil çayımı yanıma alıp biraz televizyon seyrettim. Annem ve kardeşimle gün.içi olaylarından bahsedip odama çekildim. Şu an kendi kendime bu akşamki gülünç muhabbetleri ve attığım bol kahkaları düşünüp tekrar gülüyorum. Aklıma geldikçe daha bir gülüyorum. Ne komiklik Allah'ım!
Bugünün yorgunluğunu yarının tatlı heyecanı silip atıyor. Mutlu oluyorum. Hediyelerimi paketleyip yanı başıma bıraktım. Sabahın erken saatlerinde yollara düşmenin yanaklarımı üşüten ama içimi kımıldatan tatlı telaşını şimdiden hissedebiliyorum. Sevdiğim insanlara verdiğim o güzel değer hiç eksilmeyecek gibi. Eksilmesin de zaten. Böyle güzelim ben, biz.
Dilimde bu akşamın yegane şarkısı kımıldatıyor beni. İçimi yaşam sevinciyle dolduruyor. Mutlu ediyor.
Öyleyse sizlere de gelsin efendim.
Sevgiler, mutluluklar bizden size, sizden bize geçsin!
Haydi bakalım ^_^



Geçse de yolumuz bozkırlardan,
Denizlere çıkar sokaklar!
^_^

11 Ekim 2011 Salı

classics.


Pazar gecesi çok berbat bir mide bulantısıyla uyandığım uykumdan sonra 36 saat boyunca bir türlü toparlayamadığım bünyemi bu sabah zar zor kımıldattım. Dün bu sebeple okula gidemedim pek tabii. Bugün öyle zorlandım ki, ama eğitim-öğretim beklemiyor ve de aksamıyor. Kaldığı yerden devam etmek zorundaydım. Ettim. Şu an beter yorgun olsam da eve geldiğimde annemin hazırladığı o nefis yemek kokuları beni kucaklayıp sarıp sarmaladı yaa tüm yorgunluğum pırr! uçuverdi. Bu keyfi özlemişim.

Bugün okula dönemde bir uğrayan Kadıköy'lü kitapçımız geldi. Cebimdeki son paramla iki güzel kitap almanın gururunu yaşıyorum. Biri Aziz Nesin/ Şimdiki Çocuklar Harika diğeri de yoğun eleştiri alan ve kendimde eleştiri yapma hakkını görmek adına okumayı istediğim Elif Şafak/İskender oldu. Ama en güzeli de sevgili Can Elifim'in hediyesi Murathan Mungan/Şairin Romanı'ydı. Bol kitaplı, 100 Temel Eser'li, çocuklarla kitaplar üzerine dk.lar boyu sohbetler yaptığımız keyifli bir gün oldu bugün doğrusu. Yorgunum ama sebebim de güzel..

Yarın akşam için güzel planlarım var ama en güzeli de perşembe günü için. Şimdiden heyecanla bekliyorum o günü. Hayat her zamanki seyrinde. Eksiklere alışmaya alışıyorum. Gözlerim arada bir buğulanıyor, dalgınlaşıyor sonra zorluyorum biraz yine pırıldıyor. Eskisi gibi olmasa da ben zaten pırıl pırıl parlamasını beklemiyorum. Yaşadıklarımı gözlerimin bile hazmetmesi çok uzun süreceğinden normal karşılıyorum. Sessizlikler yine -sadece ve sadece- bana karşı sürdürülüyor. Herkesle hayat bırakıldığı yerden yaşanıyor. Ben dışarıda tutuluyorum. Değerimiz bu kadar svegili bilok. Yapacak bir şey yok. İnsanlara kendini zorla kabul ettiremeyeceğini öğreniyor insankızı. Biz buna deneyim diyoruz. Yakıcı ve çok can sıkıcı olsa da zaman zaman bu deneyimlere alışıyoruz, nasırlaşıyoruz.

Kulağımda son zamanlarda en çok Bülent Ortaçgil ezgileri, sözleri dolanıyor. Nasıl yumuşak ve anlayışlı söylüyor öyle değil mi? Dinlemeli-Dinletmeli bence. Ruhları yumuşatmalı.

Fotoğrafım güzel yaz günlerinden kalma. Kış kendini gösterdi. Önce havalar üşüdü sonra evlerimiz, odalarımız. Isınsın istedim içim. Yoksa klavyeyi tık.tık.layan parmak uçlarım üşümüş, yeşil hırkamın kol kısımlarının içine saklanıp duruyorlar. Bu fotoğrafıma baktıkça içim ısınıyor.
Neyse.
Annem yemeğe çağırıyor. Söz verdim sohbet edicez yemekten sonra. Anlatacak çok şeyim var.
Şimdilik hoşçakal.

9 Ekim 2011 Pazar

dokuz.on.onbir.

Bugün çok sevdiğim 11 yıllık dostumun klasik tabirle söz günüydü. Hiç evlenmeyeceğini düşündüğüm ve bizi de buna inandıran minik kuş hepimizden evvel bu yola adım attı. Her zaman demişimdir sessiz durandan korkacaksın. Ben korktum şahsen ;)
Dostum Kadrişim, benim gibi ufacık tefecik bir hanımdır. Ama bugün öyle güzel olmuştu ki gözlerim yaşarmadı desem yalan olur. Daha birkaç ay evveline dek ben de bu tip hayallerle gözlerimi kırpıştırırken şimdi onu benim yerime böyle görmek hem hüzünlendirdi beni ama en çok da mutlu etti. Çünkü o kadar mutluydular ki, gerek Bay S. gerekse Kadrişim hep güldüler. Hem de tebessüm değil büyük ve dolu dolu kahkahalarla! Maşallah diyerek onların bu güzel anlarını paylaşmaktan ve bir de aynı mutlulukları kendimiz için dilemekten başka bir şey yapmadık tabii.
Sözde, havaların sağnak yağışlı olmasından dolayı dış çekim yapmayacaktık. Bunun için de hazırlanmamıştım doğrusu. Ama Bay S. bir fırsatını bulup aldı Hereke'de 15 dk.lık bir çekime götürdü. Evet evet bu dış mekan fotoların hepsini 15 dk.da çektik. Yine de epey eğlendik. Bu fotoları da -amatör fotoğrafçı- çalışmalarım olarak yayınlamaktan keyf duyarım. 

























Dostum Kadriş'e ve Sevgili Bay S.ye çok çok çok büyük mutluluklar, huzur dolu yarınlar dilemek bir dostluk görevimdir. Tamamına erdirdiğimiz fotolarla tekrar görüşmek dileğiyle sevgili takipçilerim..
Mutlu haftalar hepimize! ^_^